Aslında bu yazımı böyle başlamamam gerekiyordu. Fakat yine reklam yazılarımdan birini daha sizlerle paylaşıyorum. Geçen yıl büyük sevinç ve gurur içerisinde bir anneler gününde anneme hediye ettiğim ilk kitabım “Boşa Yaşamışım” dan sonra ikinci kitabım “Anlatabildiğim Üstad” ile karşınızdayım. Tabi ki, böyle bir çalışmanın sonunda sizlere de köşemden seslenmek istedim.
Biz “Üstad” tabirini çok kullanırız. Bu bazen yerine ulaşır bazen ulaşmaz. Aslında üstadın sözlük anlamı: Bilim veya sanat alanında üstün bilgisi ve yeteneği olan kimse. Biz hiçbir zaman bu kelimeyi düşünerek konuşmayız. Bazen sevdiğimizden bazen bilgisinin önünde diz çöktüğümüzden bazen de elini öpmek istememizden kullanırız. Ama bu kelime eğer “Edebiyat dünyamızın gök kubbesi Necip Fazıl KISAKÜREK için kullanılmışsa her zaman doğrudur. Çünkü sanatta, üstadlığı hak etmiş ender kişilerden birisidir.
İşte onun hayat hikayesi ve yazılarından oluşan bir derleme kitabımla siz okurlarımın karşısına çıkmış bulunmaktayım.”Anlatabildiğim Üstad”
Yaklaşık bir buçuk yıldır yazma çalışmalarını yürüttüğüm, fakat kitaplarını okuma ve düşüncelerini benimseme olarak yirmi üç yıldır yolunda gitmeye çalıştığım Üstad’a vefa borcumu ödemeye çalışmaktayım. Kitabım yirmi bir bölüm ve iki yüz altmış sekiz sayfa ile piyasaya çıkmıştır. Özellikle Necip Fazıl KISAKÜREK severlerinin ve davasında yürümeye çalışanların dikkatini çekeceğinden eminim.
İnsan ilk kitabını çıkarırken ilk diye heyecanlandığını, bundan sonra ki kitaplarında bu kadar heyecanlanmayacağını tahmin ediyor. Fakat öyle olmuyormuş. Bütün kitapların kendine göre heyecan ve sevincinin olduğunu gördüm. Demek ki, birincisi de olsa, onuncusu da olsa aynı heyecanı duyabilecek. Yeter ki yeni bir şeyler üretebilsin.
Böyle büyük şahsiyetlerin zor yetiştiği günümüzde bunların değerini bilmek ve gelecek kuşaklara aktarmak bizim görev ve sorumluluğumuzdur. Yoksa bu şahsiyetleri bir kere değil dünya durdukça tekrar tekrar öldürmüş oluruz. Memleket sathına ektiği bütün tohumların tuttuğundan hiç şüphem yok. Fakat meyve verip vermediğinden o kadar emin değilim. Çünkü meyve vermiş olsaydı bugün bu kitabı ben değil, bu işin ehli diyebileceğim kişiler çıkarırlardı.
Özellikle günümüzde bütün işler maddi getirilerine göre yapılmaktadır. Tabii ki böyle bir zamanda kitap yazmak ve birini tanıtmak çok cazip bir iş değil. Ancak benim gibi maddi beklentisi olmadan hizmet için yapanlar hariç. Çünkü okumanın çok revaçta olduğunu söyleyemeyiz. Hatta günübirlik olayları konu edinen veya kendi tarihini hiçe saymak ve küçümsemek üzerine yapılan diziler çok daha fazla izlenmektedir.
Her şeye rağmen yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk şair ve yazarı olan, Avrupa’ya gönderilen ilk Cumhuriyet öğrencilerinden Üstad’ın fikirleri, yakın tarihle günümüz arasında güzel bir köprü olacağı kanaati taşımaktayım. Yakın tarihin bütün sanat ve siyaset olaylarını bulabileceğimiz bu kitabımızda Üstad’ı yıl yıl basamak basamak incelemeye çalıştım.
İşte bu kitabımdan bir bölüm:
“- Bu dünya, şu anda, yanlış olanlarla doğru olmayanlar arasındaki kavgada, bir an için yanlışın tasfiyesi, fakat doğrunun tesviyesi edilemeyişi buhranını yaşamakta; ve ister bugüne kadar gelmiş içtimai mezhepler arası, ister hepsinin dışında ve üstünde mücerret bir vahid olarak kendisine yeni bir terkip ve nizam getirecek haberciyi bekliyor.
Bir dünya doğuyor ve bu dünyanın doğuşunda hissedar olmayan milletlere artık içtimai manada ölüm ve yokluk düşüyor. Öyle bir dünya doğuyor ki, niçin yaşadıklarını ve ürediklerini izah edemeyen milletlere, yarın, üstünde süründükleri stepleri sulamak vazifesini verecektir. Böyle bir dünyanın doğmak üzere olduğunu; ve bütün medeniyet dünyası bütün dava ve aksi davaları içinde son tekevvün buhranlarını çekerken, bizim biricik kurtarıcı sistemi kendi öz cebimizde kaybettiğimizi bilelim; ve Garp döne dolaşa, bizim kaybettiklerimize gelmeden, biz dönüp dolaşmaksızın onu kendimizde arayalım! Fakat bu, “arayalım” demekle olacak iş değil… Onu arayıp bulacak olanları bulmak lazım… Bunun için de asırlık mahrumluğumuzu, derinden derine incelemek ve onun hıncıyla harekete geçmek…”
Yine kitabımızda bulunan Üstad’ın dillere destan şiirinden bir bölümle yazımı son vermek istiyorum.
İslam’a serbest olan camilerde mahpusluk;
İman, fikir, ruh, lisan, suyu kesilmiş musluk.
Kalpleri dinler sağır, kılavuzluk eder kör;
Dindara çağ dışı der, çağı bilmez profesör…
Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim…
Ya bunlar Türkçe değil, yahut ben Türk değilim!
Oysa halis Türk benim, bunlar işgalcilerim;
Allah Türk’e acısın, yalnız bunu dilerim…
Muhabbetle…