İki yüz yıl önce Charles Darvin: "Bilim ve sanat bir kuşun iki kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise "Tavuk" olur. Tavuk toplum, önüne atılan bir avuç yemi gagalarken, arkadan yumurtalarının alındığının farkına bile varamaz." Darvin, iki yüz yıl önce bizim toplumumuzu tanımlamış sanki...
Günümüzde de düşünmeyen, irdelemeyen toplum yaratmak için sürekli uğraşanlar var. Köle toplumlar yaratıp sürekli eminmek isteyen sömürgeciler ve yerli işbirlikçiler görev başında. "Siz düşünmeyin, biz sizin yerinize de düşünürüz." Ya da, " Herkes benim gibi düşünecek, yoksa yakarım." Özgürlük denilen şey böylesi tümcelerle anlatılabilinir mi?
Atatürk: "Ey Türk Gençliği! Birinci ödevin Türk bağımsızlığını, Türk cumhuriyetini sonsuza değin korumak ve savunmaktır." diyor.
Üniversite rektörünün bir çıkıp: " Cumhuriyete karşı bir tehlike mi var. Onu korumak size düşmez. Ben korurum gerekirse. Protesto devam ederseniz okuldan atarım," diyor.Türkiye Cumhuriyeti Üniversitelerinde böylesi bir rektörün olduğunu düşünmek bile insanı ürkütüyor. Yani sömürü düzenine karşı gelmeyeceksiniz. Yoksa....
Bu ülkede pek çok aydın bu karanlık güçlerce şehit edildi. Kubilay'dan, Uğur Mumcu'dan, bu yana yüzlerce... Pek çoğu da sorgusuz sualsiz tutukevlerinde çürütüldü. İşkence gördü fidan gibi gençlerimiz. Ataol Behramoğlu bir şiirinde (Yanlış anımsamıyorsam) : "Bir işkenceci, akşam evine dönünce, çocuklarına sarılırken, ne hisseder acaba!" Gerçekten inleyen, çığlıklar atan o zavallı gençler düşlerine giriyor mudur? Gazeteci Mustafa Balbay ve niceleri Silivri tutukevinde sorgusuz sualsiz yıllarını dolduruyor. Suçlarını hâlâ bilmiyorlar. Hani" gecikmiş adalet, adalet değildir," diyordunuz. Mustafa Balbay ailesini Nazilli'de çoğu kişi tanır. Babası kamyon şoförü, annesi ev hanımı. İkisi de çalışkan, dininde imanında düşkün kişiler.
Bir arkadaşım anlattı. "Çanakkale'den Aydın'a gelirken ön koltukta oturan bir yaşlı karı koca vardı. Otobüs mola verdiğinde amca acele acele gidip namazını kıldı. Benim onu baktığımı gören karısı: " Biz gazeteci Mustafa Balbay'ın annesi, babasıyız. Oğlumun moreli bozulmasın diye ayda bir Silivri'ye gidip geliyoruz. Para da yetmiyor oğlum. Bu yoklukta yapmasan da olmaz. Ben sinirimden namazımı bile bıraktım. Bu kadar da olmaz ki..."
Hey gidi Mustafa Balbay hey! Dümen suyunda gidip de köşe dönmüş pek çok yazar, aydın geçinen insan varken, yoksul halinle bu işlerle uğraşmasan olmaz mıydı? diyesim geliyor içimden. Uşaklık ne zor şey, böyle düşündüğüm için utanıyorum kendimden....
Hasan Tahsin İzmir'de şehit edileli kaç yıl oldu biliyor musunuz? Ama o tarihte orada vali olan işbirlikçiyi kaç kişi anımsıyor. İnsan olmak, insana benzemek değildir. İnsana yakışan erdemli işler yapmakla insan olunur. İnsan onurludur. Kimliğini, kişiliğini bilir. Yurdu ve insanlık için gerektiğinde ölümü de göze alır. İnsan olmak, adam gibi adam olmaktır.
Yeni yıla girerken, çoluğunuzla çocuğunuzla bir yerlere giderken, oralarda bir şeyler yer içerken, sizin gibi çoluğu ve çocuğuyla olamayan o yiğit yurtseverleri unutmayın. O, Mustafa Balbaylar ki bizler için, bu yurt için, vurguncu ve soyguncuları karşı geldikleri için içerde yatıyorlar. Gücünüz varsa onlara omuz verin. Yoksa içinizde bir sızı duyun ama umutsuzluğa kapılmayın. Hz. Muhammet bir hadisinde ne diyordu: " İçini sızlatmazsa bir dertlinin sesi. Layık mıdır ona insan denmesi."
Onlar bizim için, bu güzel yurt için içerde yatıyorlar. Bu duygularla yeni yıl hepimize aydınlık, mutlu günler getirmesi dileklerimle... Küçük insanların gölgesinin uzadığı an, güneşin batımının yakın olduğu zamandır. Unutmayın ki her batan güneş ertesi gün daha da parlak doğar...